tarihten.org

Nihayetinde çarkını çevirdikçe ayrıştıran tek bir şey vardı: Süt makinesi…

Irmak Koç Irmak Koç 3.03.2026 0 YORUM 93 OKUNMA
Nihayetinde çarkını çevirdikçe ayrıştıran tek bir şey vardı: Süt makinesi…

Ninesinin yıllarca başında kol çevirdiği süt çekme makinesi şimdi Zehra’nın önündeydi ve Zehra şalvarını toplayarak yere çömeldi. Dağda otlattığı keçilerden sağdığı sütü şimdi de Zehra çekiyordu. Süt çekmek, sütün yağını ayırarak az yağlı süt ve kaymak demekti. Süt ve kaymak da Zehra'nın üniversiteye başladığında bir müddet onu idare edecek parası olacak demekti. Kolu çevirirken Zehra’nın düşüncelere daldığı her halinden belli oluyordu. Sanki makinenin kolu kendiliğinden dönen bir mekanizmaya sahipti de Zehra ona tutunmuş, kolun ritmine uyuyor gibiydi. Gözleri süt makinesinden geçip gelen ve makinenin çeşmesinden kovaya akan yağı azalmış sütün kovada biriktirmeye başladığı köpüklerdeydi. Zehra’nın düşünceleri de bu köpükler gibi giderek çoğalıyor, karmaşıklaşıyor ve bir süre sonra bazıları patlayarak kayboluyor yerine yenilerini bırakıyordu.

Zehra’nın süt çektiği avlunun kocaman, el yapımı, ahşap kapısı gıcırdayarak aralandı ve ardından “Sürpriiiz!” diyerek içeriye giren komşu Fahriye’nin kızı Fidan, kollarını iki yana açmış bir şekilde Zehra’ya doğru koştu. Zehra birden irkildi, kolu çevirmeyi bıraktı ve çömelmekten uyuşmuş bacaklarını zorlayarak ayağa kalktı. Fidan’ın gelişiyle Zehra’nın yüzüne de bir gülümseme gelmişti. Düşünce köpükleri, baloncuk olup gökyüzünde uçuşup uzaklara gitmişti adeta. “Hoş geldin.” dedi Zehra gülümsemesini sürdürerek ve ekledi: “Nerelerdesin sen? Günlerdir yoktun.” Fidan duraksadı, yüzü düşecek gibiydi hemen toparlandı ve boğazını temizledi. “Biz şehre taşınıyoruz. Babam tarlaları ve hayvanlarımızı satmış. Şehirden ev ba… Hemen üzülme buradaki ev duracakmış, yine gelirim. Birkaç gün amcamlarda kalıp şehirden ev baktık. Hem biliyor musun? Sonbaharda avludan yaprak süpürme derdimiz olmayacak çünkü apartman dairesi tuttuk! Ev öyle güzel ki görmelisin, kendime ait bir odam bile olacakmış. Babam okumamı çok istiyor o yüzden her şeyi bırakıp şehirde yaşarsak daha iyi eğitim alabilirim. Saadetler de öyle gitmişlerdi de hemşire oldu ya, aynı öyle!” Zehra yüzündeki gülümsemeyi en yakın arkadaşının gideceğinin haberiyle kaybetmişti ama üzülmesin diye zoraki bir tebessüm kondurmuştu güneşten yanmış al yanaklı yüzüne. “Yaa, evet. Saadet gibi hemşire mi olacaksın yoksa sen de Fidoş’um benim?” diyerek Fidan’a sarıldı.

Birdenbire ikisi de ağlamaya başladı. Köyde çektikleri zorluklara ancak okuyarak son verebileceklerini bilen bu iki yakın arkadaş için ayrılık da zor geliyordu çünkü her güzel şeyi paylaştıkları gibi acıyı, yokluğu ve mücadeleyi paylaşmışlardı bunca zaman. Şimdi ise Fidan gidiyordu ve Zehra geride kalan olacaktı ama bu onun için ilk değildi. Zehra bebekken anne ve babası tarladan dönerken kaza yapmış, uçurumdan yuvarlandıkları o elim kazada can vermişlerdi. Zehra ise ninesinin kucağında, geride kalmış bir yavru olmuştu. Şimdi yaşlı ninesinden başka bir tek Fidan’ı vardı ve o da gidiyordu. Zehra yapayalnız kalıyordu, artık mücadelesine daha da sıkı sarılması gerekiyordu.

Zehra, koyunları otlatmaya götürdüğü zaman heybesinde mutlaka şehre sık sık inen Muhtar Kazım’dan ısmarladığı bir kitabı oluyordu. Muhtar Kazım da her gidişinde halk kütüphanesine uğrar, o hafta biten kitabı teslim eder yerine kütüphanecinin önerdiği yeni bir kitabı Zehra’ya getirirdi. Zehra koyunlar otlarken bir ağacın gölgesinde oturur bir yandan sürüyü bekler diğer yandan da kitabını okurdu. Fidan, “Belki artık kitap değiştirmek için kütüphaneye kendin gelirsin. Ne de olsa artık şehirde yaşayan bir kardeşin var.” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştığı her halinden belli olan bir ifade takındı. Zehra da ona uyum sağlayarak “Tabii gelirim kız! Ninem hele bir iyileşsin; her hafta gelirim.” dedi.

Zehra’nın ninesi Ayşekadın köyün en yaşlısıydı ve durumu pek iyi değildi. Ömrü toz toprakla uğraşmakla geçmiş; koyunlar pirelenmesin, bitlenmesin diye her sene hayvanları ilaçlarken DDT denilen ilaçla doğrudan temasta fazlaca bulunmuş ve doktorun dediğine göre bu yaşam şekli yüzünden Ayşekadın Nine iyileşecek gibi değildi. Dahası doktor, “Bu kadar yaşamış olması bile mucize.” demişti.

Fidan, Zehra’nın işine devam etmek için çömeldiği anda “O zaman ben şimdi gideyim, anamlara yardım edeyim. Biz yola çıktığımız zaman sen sürüyü dağa götürmüş olursun, şimdilik vedalaşalım.” deyince Zehra hızlıca dikildi ve sanki ağrıyan bir yeri kesmek istermişçesine Fidan’a sarıldı. “Yolun, bahtın açık olsun. Güle güle gidin.” dedi. Fidan ahşap kapının önüne varınca Zehra’ya dönüp “Sağlıcakla kalın.” dedi ve boynunu bükerek evlerinin yolunu tuttu. Zehra düşünmemek için hemen işine devam etti. Çevirdi, çevirdi, çevirdi. Süt makinesinin kolu döndükçe Zehra’nın da düşünceleri ardı sıra geliyordu. Ya ninesi de giderse… Zehra’yı bir hüzün sarmıştı. Kimsesi kalmamıştı artık buralarda ninesinden başka.

Ertesi gün Zehra, gün doğarken uyanıp geceden hazırladığı azığını ve kitabını heybesine koyup sürüyü dağa çıkarmak için evin arkasındaki ağıla doğru giderken Fidanların evine şöyle bir baktı; sanki Fidan hiç gitmeyecekmiş gibiydi. Zehra yine düşüncelere daldı. Ağılın kapısına geldiğinde “Dayan Zehra, bitecek.” diye fısıldadı kendi kendine. Kapıyı açtı, kenara geçip sürünün çıkmasını bekledi. Sürü önde Zehra geride dağa doğru yol aldılar. Yaklaşık iki saat sonra düzlük bir alanda koyunlar kendi halinde otlamaya başladı. Zehra da bir ağacın gölgesine geçip azığını çıkardı. Bir bez serip üzerine ekmeğini, peynirini ve evin önünde kendilerine yetecek kadar ektikleri yerden kopardığı domatesi koydu. Zar zor azığını yedikten sonra bezi silkeleyip katladı, heybeye geri koydu. Şimdi günün en güzel zamanı gelmişti: Kitap okuma zamanı. Tüm bunları yaparken sürüyü kontrol etmeyi de ihmal etmiyordu.

Kitap bir martıyı anlatıyordu. Olmazları olduran, yapamazsın denileni yapan ve dışlanan bir martının hikayesiydi bu. Zehra da kendisini bu martıya benzetmiş olacak ki kitabı bir solukta okuyuverdi. Bu sırada sürünün ağıla dönme vakti gelmişti. Zehra toparlandı; sürüyü önüne, düşünceleri heybesine koyarak evin yolunu tuttu. Yine iki saatlik bir yoldan sonra sürüyü ağıla sokup ahşap kapıdan içeriye girdi. Ninesine geldiğini haber vermek için avludan seslendi, evin kapısından geçip küçük ama sıcacık bir odaya girdi. Ninesi yatağında yatıyordu, biraz terlemişti. Ayşekadın Nine zar zor “Hoş geldin yavrum.” diyebildi. Zehra hemen ninesine temiz kıyafetler getirdi, üzerini değiştirdi. Onu sevgiyle sarıp öptü. “Koyunları sağıp sütü çekmem gerekiyor. Sana dünden kalan çorbayı ısıtıp getireyim, içersin. Çorba dinlendirir.” dedi ve odanın hemen yan tarafındaki mutfak benzeri, eski sıvalı duvarları olan yere geçti. Yarısı çorba dolu olan tencereyi küçük tüpün üzerine koydu. Çorbanın ısınmasını beklerken yatakta yatan ninesine bakmaya gitti. Biraz ateşi vardı, halsizdi. Zehra telaşlandı ama hiç belli etmeden çorbayı getirmek için tekrar mutfak benzeri odacığa gitti. Bir tepsiye çorbayı koyup yanına da yarım bir ekmekle ninesine götürdü. “Nine, haydi biraz içmeye çalış da kendine gel.” Ayşekadın tüm gücüyle yattığı yerden doğruldu. Yarı yatar halde “Böyle iyi kızım, önüme getiriver.” dedi. Zehra tepsiyi ninesinin kucağına bırakıp çıktı.

Koyunları sağıp sütü çekmesi gerekiyordu. Cuma günü Muhtar Kazım gelip sütün kaymağını şehirde kurulan pazarda peynirciye satacak ve parasını Zehra’ya getirecekti. Bu yüzden Zehra her gün süt çekip cuma gününe kadar kaymak biriktirirdi. Ağıla girdi. Koyunlar adeta sıraya girmiş sağılmayı bekliyordu. “Ne akıllı varlıklarsınız siz.” deyip koyunları sağmaya başladı. Bir koyun iki koyun derken yaklaşık yetmiş koyunu sağıp kovalardaki sütü avluya getirdi. Süt makinesinin kurulduğu yere bıraktı. Yine aynı döngüye girdi; çevirdi, çevirdi…

Süt bitince kovaları yıkadı, yerine kaldırdı. Kaymağı geçen günlerde çıkardığı kaymağın içine ekledi ve sonra eve girdi. Ninesi çorbasının yarısını bile içememişti. Ekmeğe hiç dokunmamıştı bile. Tepsiyi yer yatağının kenarına bırakmış yine uyuyordu. Zehra’nın telaşının yerini korku almıştı. Tepsiyi götürüp bulaşığı yıkadı. Köye akşam karanlığı çökmüş, herkes evine çekilmişti. Zehra, Fidan’ı düşündü: Kim bilir ne kadar mutludur şimdi şehirdeki apartman dairesinde… Düşünceleriyle ve günün yorgunluğuyla -ömrünün yorgunluğuyla- ninesinin bir adım yanına serdiği yer yatağında uyuyakaldı.

Sabahın habercisi horozlar ötmeye başlayınca Zehra uyandı. İlk iş ninesine baktı, Ayşekadın gülümsüyordu. Ateşi var mı diye bakmak için ninesinin yüzüne elini uzattı, dokunur dokunmaz elini çekti. Ayşekadın buz gibiydi! Zehra tüm cesaretini toplayarak titremeye başlayan elini tekrar Ayşekadın’a değdirdi, bu kez çekmedi. Anladı. Ayşekadın Nine şu hayattan sadece bir gülümseme götürüp gitmişti. Zehra ninesinin bağrına başını koyup hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı… 

Aradan günler geçti. Zehra ne yaptığını bilmez halde yine her zamanki işlerine devam ediyor fakat yaşıyor mu yoksa bütün bu yaptıkları bir refleks haline geldiğinden mi belli değildi. Ayşekadın Nine’nin gidişi Zehra’yı yıkıma uğratmış ve bu yıkımda Zehra’ya destek olan yine Muhtar Kazım ve karısı Emine, bir de oğulları Mustafa’ydı.

Mustafa köy ahalisi tarafından sevilen, efendi bilinen bir delikanlıydı. Üstelik Zehra’ya da içten içe sevdalıydı ama ayıp olur diye hiçbir zaman bunu dile getirmemişti. Zehra’nın hayatta yalnız kalması Mustafa’yı da derinden üzmüş, bu durumu sevdasıyla birlikte anne babasına açıklama kararı almıştı. Muhtar Kazım ve karısı Emine ellerinden geldiğince Zehra’yı hep koruyup kollamış, çok da sevmişlerdi. Zehra da onları her zaman anne babası yerine koymuş, saygıda kusur etmemişti. Mustafa’nın anlattıklarını duyunca çok sevinen Muhtar Kazım ve Emine, Zehra’ya uygun bir dille bunu anlatıp fikrini almaya karar verdiler.

Emine ikindi vakti Zehra’ya gitti, avlunun ahşap kapısından içeri girdi. Zehra yine süt çekiyordu. “Zehra kızım, ben geldim.” Zehra duymadı. Emine daha yüksek sesle tekrar etti, Zehra irkildi. “Hoş geldin Emine teyze.” dedi yorgun sesiyle. “Hoş buldum kızım hoş buldum da lafın gelişi hoş buldum. Betin benzin atmış be kızım, dinlen azıcık. Gel şöyle, biraz konuşalım seninle.” Zehra süt makinesinin kolunu çevirmeyi bıraktı, Emine’yle sedire geçtiler. Emine, “Lafı uzatmayacağım kızım. Seni kendi evladımız gibi severiz, bilirsin. Bebekliğinden beri Ayşekadın Nine’yle bir şekilde büyüdün. Ne zorluklar çektiğini biz görürüz de sen yaşar sen bilirsin. Demem o ki evlilik yaşın geldi, e bizim Mustafa da öyle. Gel bu yalnızlıktan kurtul, Mustafa’yla sizi evlendirelim. Hem bu zorluklardan kurtul hem de yuvan olsun güzel kızım.” dedi. Zehra bu sözlerin kimini duydu kimini anladı. “Emine teyze ben okumak istiyorum, senelerdir çektiğim bu çileyi en iyi siz bilirsiniz. Mustafa iyidir bilirim, severim ama benim emeklerim evlenmek için değil…” dedi ve boynunu büktü.

Rüzgar hafif hafif, ağaçlardaki yaprakları sallıyor sanki yüreklere bir ferahlık getirmek istiyordu. Dağlardan rüzgarla gelen kekik kokuları Zehra’nın burnunu okşayınca Zehra derin bir nefes çekti, eğik başını göğe kaldırdı ve ekledi “Tamam, olur ama aynı zamanda okuyacağım, bu yüzden evlenir evlenmez şehirde bir düzen kurmaya bakarız. Olmaz mı?” Emine bunu beklemiyordu, “Bu ne okuma aşkıymış.” diye düşündü. “Peki madem öyle. Mustafa’ya da söyleyelim, o ne der bakalım. Ben gideyim müjdeyi vereyim. Sen de bir şeyler ye. Bak, gelirken sana börek getirdim. Yanına bir ayran yap da yiyiver.” diyerek elindeki torbayı uzattı. Hızlıca kalktı ve avludan çıkıp gitti.

Zehra bir süre sedirde düşündü. Mustafa isteğini kabul ederse hem okulunu okuyacak hem de artık yalnızlık çekmek zorunda kalmayacaktı. Üstelik yeterince para da biriktirmişti. Yine aklına Fidan geldi, “Fidan’la bol bol görüşür birbirimize okulda öğrendiklerimizi anlatırız.” diye düşünüp sevindi. Ninesinin öldüğünü Fidan duymuş muydu acaba? “Duymuşsa o da çok üzülmüştür nineme.” dedi sesli bir şekilde.

Fidan’ın ve Ayşekadın Nine’nin gidişinin üstünden tam bir yaz geçmişti, Zehra ve Mustafa’nın düğününün üstünden ise bir ay. Mustafa evlenmek için Zehra’nın koştuğu şartı kabul etmiş, okumasına razı gelmişti. Eylül ayı yaklaşırken Zehra’yı da bir heyecan kucakladı. Mustafa’nın gözünün içine bakıyordu “Haydi gidiyoruz şehre, okuyacaksın.” diyecek diye dört gözle bekliyordu ama Mustafa okulun sözünü bile etmiyordu. Tarlaya gidip geliyor, yemeğini yiyor sonra da çıkıp köy kahvesine gidiyordu. Zehra gün geçtikçe heyecan duymak yerine endişeye kapılıyor ama hiç boş durmuyordu. Ev işlerinden kalan vaktinde kitap okumaya devam ediyordu. Artık şehirdeki halk kütüphanesinden kitaplarını Mustafa getiriyordu. Sürüyü de evlenirken satıp ev için eşyalar almışlardı.

Eylül ayının ilk günü gelip çattığında Zehra, Mustafa’ya yemek yedikleri sırada “Şehre gitmeyecek miyiz Mustafa? Oku…” derken Mustafa elindeki ekmeği öfkeyle sofraya bırakıp “Ne yapacaksın okulu? Kitap getirdiğime şükret, okuyorsun işte!” diye çıkıştı. Zehra’nın gözleri doldu, lokmasını yutamadı. Sessizce sofradan kalkıp mutfağa gitti. Kapının çarpma sesini duyunca göz pınarlarındaki yaşlar sel oldu.

Günler günleri kovaladı. Zehra gerekmedikçe konuşmuyor, Mustafa da gerekmedikçe eve uğramıyordu. Zehra kitapları da olmasa yine yalnızdı, Fidan’ı da en son düğününde görmüştü. Ne zaman bitecekti bu yalnızlığı? Bir gün Zehra yemek hazırlarken kokular rahatsız etti, adeti de gecikmişti. Kitaplardan öğrendiğine göre kadınlar hamile kaldığında tam da bu yaşanıyordu. İşte o anda yalnız olmadığını hissetti. Zehra’nın içine umut doğdu. 

Mevsimlerin en güzeli bahar gelmişti, Zehra’nın da yareni gelmek üzereydi. Mustafa evliliğin sorumluluklarına bir nebze olsun alışmış, Zehra’yı kırdığının farkına varmıştı. Hamileliği boyunca Zehra’nın gönlünü almaya çalışmıştı ama Zehra’nın tek isteği artık kızını sağlıkla kucağına almaktan başka bir şey değildi. Ona kitaplar okuyacak, birlikte oyunlar oynayıp hayaller kuracaklardı. Mayıs ayının ikinci haftasında Zehra sancılandı, hemen köyün ebesini çağırdılar. Beklenen yaren geliyordu.

“Yaren” bebeği görmeye gelenlerden ilki Fidan’dı. Zehra’ya eğilip “Bu kız çok zeki olacak, en güzel okullarda okuyacak bak görürsün.” diyerek sımsıkı sarıldı. Fidan’ın bu sözleri Zehra’nın yarım kalan hayallerini Yaren’iyle tamamlayacağının ışığını yaktı.

Aradan yıllar geçti, Yaren genç kız oldu. Liseyi bitirip İstanbul’da tıp fakültesini kazandı. Annesinden öğrendiği bilgilerle hem köyde hem şehirde hayata tutunabilen, nereye gitse oraya ışık saçan, şifa dağıtan bir doktor olacaktı. Mustafa ve Zehra şehre Yaren’in ihtiyaçlarını tamamlamaya gittiklerinde Hemşire Fidan da onlara eşlik etti.

Onlar şehirdeyken Yaren’in köyden gitmeden önce yapmak istediği tek bir şey vardı: Süt çekmek. Annesi çocukluğunu anlatırken her zaman ya süt çekmekten ya da kitaplardan dem vuruyordu. Yaren en çok da süt makinesinin kolunu çevirmenin yarattığı o düşünce selini merak ediyordu. Annesi ona nasıl kullanıldığını gösterdiği için biliyordu ama tek başına hiç süt çekmemişti. Yaren, köylüden aldığı sütle birlikte Ayşekadın Nine’nin avlusuna gitti. Süt makinesini kurup önüne çömeldi, işe koyuldu. Süt makinesinin kolunu çevirdikçe çeviriyordu. Kolu çevirdikçe süt yağından ayrılıyordu, tıpkı Yaren’in ve Zehra’nın köyden ayrılacağı gibi.

Elbette Zehra ömrü boyunca yüzlerce hayali boşuna kurmamış, o kitapları boşuna okumamıştı. O da kızıyla birlikte İstanbul’a gidecek ve yıllar önce içinde kalan okuma hayalini Yaren’iyle birlikte gerçekleştirecekti. Gizlice girdiği sınav sonucuna göre Zehra, edebiyat bölümünü kazanmıştı. Mustafa yıllar önce verdiği sözü tutmayışının altında ezilerek Zehra’ya karşı koymadı ve eşi Zehra’yla kızı Yaren’i İstanbul’a gönderdi. Köydeki mal varlıklarını satıp bir süre sonra Mustafa da ailesinin yanına giderek yepyeni bir hayata başladılar.

Ne olursa olsun aile dağılmamış, yılların getirdiği olgunluk ve yüreklerdeki umutla varlığını korumuştu. Nihayetinde çarkını çevirdikçe ayrıştıran tek bir şey vardı: Süt makinesi…

Irmak Koç
Kaleme Alan Irmak Koç

Irmak KOÇ, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim görmeye başlamıştır. Bununla birlikte ‘Yönetim Bilişim Sistemleri’ne kayıt yaptırmış ve halen bu iki bölümde uzatmaları oynamaktadır. Aynı zamanda kendisini gazetecilik/editörlük alanında da geliştirmeye çalışmaktadır.

YORUMLAR

Fikirleriniz bizim için değerlidir, bizimle paylaşabilirsiniz...

BU MAKALELERİ BEĞENEBİLİRSİNİZ